Çocuklarda konuşma gecikmesi ve işitme arasındaki ilişki, kusursuz çalışan bir etki-tepki mekanizmasına dayanır; bir çocuk duyamadığı sesleri asla öğrenemez, taklit edemez ve anlamlı bir konuşmaya dönüştüremez. Sağlıklı bir dil gelişimi için eksiksiz bir işitme duyusu en temel ön koşuldur. Sözel iletişim becerileri yaşıtlarından geride kalan, kelime üretmeyen veya sadece işaretlerle anlaşmaya çalışan çocuklarda karşılaştığımız en kritik neden, çoğu zaman fark edilmemiş bir işitsel yoksunluktur. Beynin işitme merkezine yeterli ve net ses verisi ulaşmadığında, konuşmanın üretilmesi nörolojik olarak sekteye uğrar. Bu nedenle konuşma geriliği şüphesi doğduğu anda işitsel fonksiyonların incelenmesi, çocuğun tüm bilişsel ve sosyal geleceğini kurtaran en hayati adımdır.

Yazı İçeriği

Konuşma gecikmesi nedir ve çocuklarda işitme problemleriyle nasıl fark edilir?

Konuşma gecikmesi, günümüzde ebeveynleri haklı olarak çok büyük bir endişeye sürükleyen, çocukların yaklaşık yüzde üçü ile yüzde onu arasında değişen geniş bir kesimini doğrudan etkileyen son derece yaygın bir gelişimsel sorundur. Genel bir klinik kabul olarak eğer bir çocuğun kelime dağarcığı, sesleri çıkarma biçimi veya bu kelimeleri yan yana getirerek anlamlı bütünler oluşturma düzeyi, aynı takvim yaşındaki diğer çocuklara kıyasla istatistiksel olarak önemli ölçüde altındaysa, bu durum bir gecikme olarak adlandırılır.

Çocukların yaklaşık %16’sı, dil öğreniminin o mucizevi ilk aşamalarında çeşitli duraklamalar, takılmalar veya belirli gecikmeler yaşayabilmektedir. Ne yazık ki bu çocukların yaklaşık yarısı, hayatlarının ilerleyen dönemlerinde sadece konuşmada değil okuma, anlama ve sosyal iletişim gibi alanlarda da kalıcı zorluklar sergilemeye devam etmektedir. İstatistiksel verilere baktığımızda, erkek çocukların kız çocuklarına oranla çok daha yüksek bir oranda bu riski taşıdığını görmekteyiz. Ancak bu durum halk arasında çok sık duyduğumuz “erkek çocuk zaten geç konuşur, babası da böyleydi” şeklindeki yanlış inanışların arkasına sığınılarak bir rehavet veya bekleme sebebi kesinlikle olmamalıdır. Çocuğun iletişim kuramaması, sadece bir dil problemi değil aynı zamanda dünyayı algılama ve kendini dünyaya anlatma problemidir.

Çocuklarda işitme kaybına bağlı konuşma gecikmesi belirtileri nelerdir?

Bu durumun en yaygın ve dikkat çekici belirtileri şunlardır:

  • Sınırlı kelime dağarcığı
  • Kısa cümleler kurma
  • Hatalı gramer kullanımı
  • Anlamsız sesler çıkarma
  • İletişim kurarken ağlama
  • Aşırı hırçınlık
  • Vurma eğilimi
  • Sadece işaretle anlaşma
  • Çiğneme problemleri
  • Yutma güçlükleri
  • Göz teması kurmama
  • İsmine tepkisizlik

Alıcı dil ve ifade edici dil kavramları konuşma gecikmesi açısından neden bu kadar önemlidir?

Bir çocuğun dil gelişimini incelerken en kritik ayrım noktalarından biri, “alıcı dil” ile “ifade edici dil” becerileri arasındaki farkı doğru bir şekilde okuyabilmektir. Ailelerin çok sık düştüğü büyük bir yanılgı vardır; çocuklarının söylenen her şeyi anladığını, verilen komutları yerine getirdiğini, dolayısıyla konuşmamasının sadece bir “inat” veya “tembellik” olduğunu düşünürler. Alıcı dil, çocuğun kendisine yöneltilen kelimeleri, cümleleri, yönergeleri ve soruları anlama, zihninde işleme kapasitesidir. İfade edici dil ise, çocuğun kendi iç dünyasındaki duyguları, düşünceleri, ihtiyaçları ve istekleri kelimelere dökerek sözel olarak dışa aktarabilme becerisidir.

Gecikmiş konuşma tablosu çizen çocukların bir kısmında alıcı dil becerileri tamamen normal gelişim sınırları içinde kalabilir. Yani çocuğa “git mutfaktan kırmızı bardağını getir” dediğinizde bunu eksiksiz yapar, “kapıyı kapatıp yanıma gel” dediğinizde anlar. Ancak iş, bu eylemleri kendi isteğiyle kelimelere dökmeye geldiğinde büyük bir duvarla karşılaşılır. Fakat burada çok hayati bir nokta vardır: Eğer ortada tespit edilmemiş bir işitme kaybı varsa, her iki alanın da eş zamanlı ve ağır bir şekilde etkilenmesi kaçınılmaz bir sondur. Çocuk duyamadığı için dünyayı ve kelimeleri anlayamaz, anlayamadığı bir dili de doğal olarak konuşamaz. Bu nedenle çocuğun sadece el kol hareketleriyle yönergeleri takip ediyor olması, işitme yollarının kusursuz çalıştığı anlamına gelmez; çocuklar inanılmaz derecede zekidir ve görsel ipuçlarını, mimikleri, dudak hareketlerini okuyarak da durumu mükemmel bir şekilde idare edebilirler.

İşitme kaybı ile konuşma gecikmesi arasında vücudumuzda nasıl bir anatomik bağ vardır?

Konuşma yeteneği, insanın doğuştan beraberinde getirdiği hazır bir beceri paketi değil tamamen işitme duyusu aracılığıyla sonradan öğrenilen, taklit edilen ve geliştirilen son derece karmaşık nörolojik bir süreçtir. Doğumdan itibaren, hatta anne karnındaki son aylardan başlayarak çevreden gelen ses dalgaları, kulağımızın muazzam yapısı sayesinde toplanır, orta kulakta yükseltilir ve iç kulaktaki minicik tüy hücreleri tarafından elektriksel sinyallere dönüştürülür. Bu sinyaller işitme siniri aracılığıyla saniyeden çok daha kısa bir sürede beynin işitme merkezine iletilir. Beyin bu şifreleri çözer, depolar ve zamanı geldiğinde konuşma merkezine emir göndererek aynı seslerin ağız, dil ve dudak koordinasyonuyla üretilmesini sağlar.

Eğer bu kusursuz işleyen sistemin herhangi bir noktasında bir tıkanıklık, bir hasar veya bir zayıflık varsa, beyne giden ses verisi eksik, bulanık veya tamamen sessiz olacaktır. Veri girişi olmayan bir bilgisayarın çıktı verememesi gibi, işitsel girdi alamayan bir beyin de konuşma çıktısı üretemez. Odyolojik açıdan değerlendirdiğimizde, konuşma gecikmesinin en temel, en somut ve müdahale edilmediğinde en yıkıcı sonuçlar doğuran nedeni, doğuştan gelen veya dil öğreniminden hemen önceki dönemde ortaya çıkan sensörinöral tipteki işitme kayıplarıdır.

İşitme kaybı dereceleri konuşma gecikmesi tablosunu ve günlük hayatı nasıl etkiler?

İşitme duyusundaki azalma her çocukta aynı seviyede olmaz; sesin algılanma eşiğine göre hafif, orta, ileri ve çok ileri (tam veya derin) derece olarak çok net sınırlarla sınıflandırılır. Toplumdaki genel algı, bir çocuğun konuşamaması için “tamamen sağır” olması gerektiği yönündedir. Bu son derece tehlikeli bir yanılgıdır. Hafif dereceli bir işitme kaybı bile, çocuğun dünyasında büyük fırtınalar koparabilir. Özellikle konuşma seslerinin çok önemli bir parçasını oluşturan ‘s’, ‘f’, ‘t’, ‘ş’, ‘k’ gibi yüksek frekanslı ince sessiz harfler, hafif bir kayıpta bile tamamen duyulmaz hale gelir.

Çocuk sesi genel bir gürültü olarak duyar ancak kelimelerin ince detaylarını, ekleri, çoğul takılarını asla netleştiremez. Bu “bulanık” duyma durumu çocuğun işitsel belleğinin çok zayıf kalmasına, duyduklarını yanlış telaffuz etmesine (artikülasyon bozuklukları) ve kendini ifade edememesine yol açar. Çocuk “şapka” yerine “apka”, “köpek” yerine “öpe” diyebilir. Zamanla bu yanlış duyma, yanlış konuşmayı doğurur.

İşitme kaybına bağlı yaşanan günlük zorluklar nelerdir?

Bu çocukların günlük hayatta yaşadıkları temel zorluklar şunlardır:

  • Sessiz harfleri duyamama
  • Kelime sonlarını yutma
  • Fısıltıyı kaçırma
  • Gürültüde anlama zorluğu
  • Dikkat dağınıklığı
  • Çabuk yorulma
  • İçe kapanıklık
  • Sosyal ortamlardan kaçınma
  • Söylenenleri tekrarlatma
  • Yüksek sesle televizyon izleme

Bebeklik dönemindeki doğal süreçlerde işitme kaybına bağlı konuşma gecikmesi nasıl anlaşılır?

Gelişim basamaklarını dikkatle izlemek, bu sorunun erken teşhisinde hayat kurtarıcıdır. İnsan yavrusu hayatının ilk üç ayında, tamamen refleks olarak çeşitli sesler çıkarır. Bu dönemde, derin derecede işitme kaybı olan bir bebek bile, normal işiten akranlarıyla birebir aynı sesleri, aynı ağlamaları ve aynı gırtlak seslerini çıkarabilir. Bu durum ebeveynleri “benim çocuğum duyuyor, baksanıza ses çıkarıyor” diyerek yanıltabilir. Ancak asıl büyük sınav dördüncü aydan itibaren başlar.

Dört ile altı ay arasındaki dönem, bebeklerde “mırıldanma” (babbling) dönemi olarak bilinir. Normal gelişim gösteren, işitmesi sağlıklı bir bebek, hem kendi çıkardığı sesleri hem de çevresindekilerin seslerini duyar, bundan büyük bir keyif alır ve adeta kendi kendine ses oyunları oynamaya başlar. Ünlü ve ünsüz harfleri birleştirerek “ba-ba-ba”, “ma-ma-ma”, “da-da-da” gibi ritmik hece tekrarları yapar. Bu konuşmanın ilk ve en önemli antrenmanıdır. İşitme engelli bebekler ise, büyük bir hevesle çıkardıkları bu sesleri kendi kulaklarıyla duyamadıkları, yani işitsel bir geri bildirim ve haz alamadıkları için bir süre sonra bu denemelerden vazgeçerler. Mırıldanma dönemi aniden bıçak gibi kesilir ve bebek zamanla derin bir sessizliğe bürünür.

İşitme engeli dışında çocuklarda konuşma gecikmesi yaratan diğer tıbbi nedenler nelerdir?

Eğer yapılan detaylı testler sonucunda çocuğun işitme yollarında hiçbir anatomik veya fizyolojik sorun bulunmazsa, değerlendirme yelpazemizi genişletmemiz gerekir. Zeka geriliği (mental retardasyon), konuşma gecikmesinin işitmeden sonraki en sık karşılaşılan organik nedenlerinden biridir. Zihinsel işlemleme hızındaki yavaşlık ve kapasite darlığı, genel bir gelişimsel duraksama ile birlikte dil edinimini de doğrudan yavaşlatır. Çocuğun zihinsel engeli ne kadar şiddetliyse, etrafındaki dünyayı anlamlandırması, soyut kavramları kavraması ve iletişimsel bir dil oluşturması da o kadar zor ve yavaş olur.

Bunun yanı sıra Serebral Palsi (beyin felci) gibi karmaşık nörolojik hastalıklarda, çocuk konuşmayı zihinsel olarak istese ve planlasa bile, dil, dudak ve gırtlak kaslarına hükmeden motor sinirlerdeki aşırı kasılmalar (spastisite) veya koordinasyon bozuklukları nedeniyle sesi fiziksel olarak üretemez. Bir de halk arasında çok bilinen ama etkisi çok abartılan “dil bağı” konusu vardır. Dilin altındaki bağın kısa olması, çocuğun ‘r’, ‘l’ gibi dili damağa değdirerek çıkarılan bazı harfleri telaffuz etmesini zorlaştırabilir, bu doğrudur. Ancak dil bağının, bir çocuğun konuşmaya başlamasını tamamen engellediğine, kelime üretmesinin önüne geçtiğine dair hiçbir bilimsel geçerlilik yoktur.

Çevresel faktörlerin çocuklarda konuşma gecikmesi üzerindeki yıkıcı etkileri nelerdir?

Modern çağın yaşam dinamikleri, çocukların dil gelişimi üzerinde ne yazık ki ciddi bariyerler oluşturabilmektedir. Bazen tamamen sağlıklı bir anatomik yapıya, kusursuz bir işitmeye ve parlak bir zekaya sahip olan bir çocuk bile, sadece içinde bulunduğu ortamın kalitesizliği nedeniyle derin bir konuşma gecikmesi yaşayabilir. Günümüzün en büyük problemi, çocukların beyinlerinin henüz en aç olduğu, en hızlı öğrendiği kritik ilk üç yılda aşırı derecede teknolojik ekranlara maruz kalmasıdır. Televizyon veya tablet, çocuğa tek yönlü, çok hızlı ve pasif bir görsel bombardıman sunar; çocuktan bir tepki beklemez, onunla göz teması kurmaz, ona soru sormaz. İletişim, ancak karşılıklı etkileşimle öğrenilen canlı bir süreçtir.

Ayrıca ailelerin aşırı koruyucu tutumları da dil gelişimini baltalar. “Üzerine titrenen” çocuk sendromu dediğimiz durumda ebeveynler çocuk daha bir şeye uzanırken, hiçbir ses çıkarmasına, talep etmesine fırsat vermeden o nesneyi çocuğun eline tutuştururlar. Suya bakan çocuğa hemen su verilir, kapıya bakan çocuk hemen dışarı çıkarılır. Çocuğun dünyasında her şey o kadar hazır ve zahmetsizdir ki çocuk “konuşma” gibi son derece enerji gerektiren zorlu bir eylemi gerçekleştirmek için hiçbir motivasyon hissetmez.

Çevresel faktörlerin yarattığı olumsuz durumlar nelerdir?

Çevresel açıdan konuşmayı baskılayan ana unsurlar şunlardır:

  • Aşırı ekran süresi
  • Yetersiz iletişim
  • Kalitesiz zaman geçirme
  • Düşük sosyoekonomik düzey
  • İki dilli ortam
  • Aşırı koruyuculuk
  • Uyaran eksikliği
  • Yanlış telaffuz modeli
  • İletişim fırsatı sunmama
  • Bakıcı ihmali

Yenidoğan işitme taraması programı konuşma gecikmesi riskini nasıl hayat kurtarıcı şekilde önler?

Bir çocuğun hayatında işitme kaybının yaratacağı derin yıkımı engellemenin tek ve en güçlü yolu erken tanıdır. Ülkemizde uzun yıllardır büyük bir titizlikle yürütülen Ulusal Yenidoğan İşitme Taraması Programı, bu alandaki en büyük güvencemizdir. Bu programın altın standardı “1-3-6 kuralı” olarak adlandırılır. Bu çok net bir zaman çizelgesidir: Bebeğin yaşamının ilk birinci ayı dolmadan mutlaka işitme taraması yapılmalı, eğer bir şüphe varsa en geç üçüncü aya kadar ileri tetkiklerle kesin tanı konulmalı ve işitme kaybı tespit edilirse altıncı aya kadar cihazlandırma ve özel eğitim süreci mutlaka başlatılmalıdır.

Tarama testleri son derece masum, bebeğin canını kesinlikle yakmayan, radyasyon içermeyen ve bebek tatlı tatlı uyurken sadece birkaç dakika içinde tamamlanan teknolojik ölçümlerdir. Kulak içine yerleştirilen yumuşak, minik bir uç aracılığıyla kulağa hafif klik sesleri gönderilir ve iç kulağın bu seslere verdiği doğal yankılar, yani fısıltılar bilgisayar tarafından kaydedilir. Eğer bebek risk faktörleri taşıyorsa (erken doğum, sarılık, yoğun bakım öyküsü, ailede işitme kaybı geçmişi) çok daha detaylı bir tarama yöntemi devreye sokulur. Ailelerin burada unutmaması gereken en hayati kural şudur: Bu tarama testlerinden “kalmak” dünyanın sonu değildir, ancak bu sonucu ciddiye almayıp ileri merkezlere gitmemek, çocuğun geleceği için çok büyük bir tehlikedir.

Odyoloji kliniklerinde konuşma gecikmesi ve işitme bağlantısı araştırılırken hangi testler uygulanır?

Çocuğun hiç konuşmadığı, seslenildiğinde bakmadığı şüphesiyle ileri referans merkezlerine, yani odyoloji kliniklerine yönlendirilen her çocuk için son derece titiz, çok yönlü ve çapraz kontrol (cross-check) ilkesine dayanan kapsamlı bir inceleme süreci başlatılır. Çocukların yetişkinler gibi “sesi duyduğumda düğmeye basarım” diyemeyeceği gerçeğinden yola çıkarak, onların fizyolojisini ve yaşlarına özgü reflekslerini kullanan çok özel yöntemler tercih edilir.

Öncelikle objektif testler dediğimiz, çocuğun hiçbir aktif katılımına, dikkatine veya çabasına ihtiyaç duymadan, doğrudan bedenin verdiği fizyolojik tepkileri ölçen sistemler kullanılır. Bu aşamada altı aydan küçük bebeklerde orta kulağın mekanik yapısını ölçen özel problar kullanılır. Daha sonra, çocuğun gelişim yaşına ve dikkat süresine uygun olarak seçilen davranışsal testlere geçilir. Örneğin iki buçuk ile altı yaş arasındaki bir çocuk için “Oyun Odyometrisi” mükemmel bir araçtır. Çocuk ses yalıtımlı özel bir odaya alınır. Terapist ona eğlenceli bir oyun öğretir; kulaklıktan bir “bip” veya “düt” sesi duyduğu anda, elindeki renkli küpü büyük bir kutunun içine atması veya renkli bir halkayı çubuğa geçirmesi istenir. Çocuk bu eylemi her doğru yaptığında gülümseme, alkış veya ekranda beliren eğlenceli bir çizgi film karakteri ile ödüllendirilir. Bu sayede çocuğun hangi ince veya kalın sesleri, hangi şiddette duyabildiği nokta atışıyla tespit edilir.

İşitme testlerinde kullanılan spesifik yöntemler nelerdir?

Kliniklerde yaş grubuna göre kullandığımız temel yöntemler şunlardır:

  • Otoakustik emisyon
  • İşitsel beyin sapı cevabı
  • Timpanometri
  • Akustik refleks ölçümü
  • Davranış gözlem odyometrisi
  • Görsel pekiştireç odyometrisi
  • Oyun odyometrisi
  • Saf ses odyometrisi
  • Konuşma odyometrisi
  • Serbest alan testleri

İşitme kaybına bağlı konuşma gecikmesi kesinleştiğinde cihazlandırma süreci nasıl ilerler?

Tüm testler tamamlanıp çocuğun sensörinöral (kalıcı) bir işitme kaybı olduğu kesin olarak belgelendiğinde, artık kaybedilecek tek bir saniye bile yoktur. Odak noktamız, o sessizliğe gömülmüş olan minik beyne sesi ulaştıracak teknolojik köprüyü derhal kurmaktır. Hafiften ileri dereceye kadar olan kayıplarda, günümüzün üstün mikroçip teknolojisine sahip, çocukların hareketli yaşamına uygun olarak düşmelere, tere ve neme dayanıklı özel pediatrik işitme cihazları programlanır.

Ancak işitme kaybı çok ileri veya derin derecedeyse, yani iç kulaktaki tüy hücreleri sesi mekanik olarak yükseltsek bile beyne iletemeyecek kadar hasarlıysa, o zaman mucizevi bir çözüm olan Koklear İmplant (Biyonik Kulak) cerrahisi devreye girer. Bu sistem, kulağın arkasına cilt altına yerleştirilen bir işlemci ve iç kulağa salyangoz gibi kıvrılarak uzanan bir elektrot dizisinden oluşur. Hasarlı mekanizma tamamen devre dışı bırakılır ve dışarıdan gelen sesler dijital sinyallere dönüştürülerek doğrudan işitme sinirine aktarılır. Adaylık süreci sıkı kurallara bağlıdır; çocuğun belli bir süre işitme cihazından hiçbir fayda görmemesi ve belirli yaş sınırları içinde olması çok büyük önem taşır.

İşitme cihazı veya implant takıldıktan sonra konuşma gecikmesi nasıl aşılır ve rehabilitasyon nasıl yapılır?

Cihazın kulağa takılması veya cerrahi operasyonun başarıyla tamamlanması sürecin sonu değil tam aksine gerçek bir maratonun sadece başlangıç çizgisidir. Cihaz takıldığı an çocuk aniden bülbüller gibi konuşmaya başlamaz. O cihaz çocuğa sadece ham bir “ses” verir; “dinlemeyi”, duyduğu sesleri kelimelerle eşleştirmeyi ve anlamlı bir “konuşma” üretmeyi öğrenmesi için beynin yoğun, yorucu ve kesintisiz bir eğitime ihtiyacı vardır:

Bu noktada İşitsel-Sözel Terapi (Auditory-Verbal Therapy) adı verilen son derece disiplinli bir rehabilitasyon metodolojisi uygulanır. Bu terapinin felsefesi çok nettir: Çocuğun sadece işitme duyusunu kullanarak dili öğrenmesini sağlamak. Bu nedenle terapi odasında veya evde dudak okumaya kesinlikle izin verilmez, abartılı el kol hareketleri kullanılmaz, işaret dili öğretilmez. Amaç çocuğun dikkatini tamamen gelen sese odaklamasıdır. Bu sürecin asıl kahramanları ebeveynlerdir. Terapist sadece bir rehberdir; anne ve babaya evdeki sıradan hayatı nasıl bir dil okuluna dönüştüreceklerini öğretir.

Ev ortamında işitme ve konuşma gecikmesi rehabilitasyonuna nasıl günlük destek olunur?

Ailenin evde uygulaması gereken temel destekleyici davranışlar şunlardır:

  • Bol bol kitap okuma
  • Şarkı söyleme
  • Günlük işleri sesli anlatma
  • Göz teması kurma
  • Sessiz bir ortam sağlama
  • Oyuncakları isimlendirme
  • Sorular sorma
  • Sabırla bekleme
  • Doğru telaffuz modeli olma
  • Ekranlardan uzak durma
  • Dinleme oyunları oynama
  • Sürekli tekrar yapma

Tedavi edilmeyen konuşma gecikmesi ve işitme kaybı çocuğun geleceğinde nelere yol açar?

Zamanında fark edilmeyen, üstü örtülen, “nasılsa konuşur” denilerek ertelenen konuşma gecikmeleri ve gizli kalmış işitme kayıpları, çocuğun hayatında devasa büyüklükte bir çığ etkisine neden olur. Okul öncesi dönemde kendini sadece hırçınlık, içine kapanıklık veya oyun gruplarına uyumsuzluk olarak gösteren bu durum ilkokul çağının başlamasıyla birlikte çok daha acımasız bir yüzle ortaya çıkar. Dilin temel yapı taşlarını doğru düzgün kuramamış, sesleri ayrıştıramayan bir çocuk, okuma ve yazma sürecini öğrenirken muazzam bir güçlük çeker.

Söylenenleri tam anlayamadığı için akademik olarak hızla geride kalır, soyut düşünme becerileri körelir, matematiksel kavramları zihninde oturtamaz. İletişim kuramadığı için sosyal çevresinden, arkadaşlarından hızla izole olur, özgüveni derin yaralar alır. Oysa hayatın ilk altıncı ayından önce doğru tanı alan, eksiksiz bir şekilde cihazlandırılan ve sevgi dolu, bilinçli bir ailenin eşliğinde güçlü bir rehabilitasyon sürecine dahil olan çocuklar, ilkokul sıralarına geldiklerinde normal işiten akranlarıyla aralarındaki o büyük farkı tamamen kapatabilirler. Doğru bir klinik yaklaşım sarsılmaz bir aile desteği ve zamanla yarışarak atılan doğru adımlar sayesinde her çocuğun kendi potansiyeline ulaşması, o renkli seslerin dünyasında kendi sesini özgürce duyurabilmesi kesinlikle mümkündür.

Yazıyı Puanlayın!
[Toplam: 0 Ortalama: 0]
Güncellenme Tarihi: 02.04.2026

İstanbul'daki Kliniğimizin Konumu

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Call Now Button